Dünya hızla değişiyor, artan nüfus ve giderek azalan kaynaklar… İklim krizinin etkileri, yanlış su yönetimi ve bilinçsiz tüketim, geleceğimizi tehdit eden en büyük sorunlardan biri olan su krizini daha da derinleştiriyor. Maalesef ki ülkemizde bu durumdan etkilen ülkeler arasında. Baraj seviyeleri her geçen gün biraz daha düşüyor. Haber kanallarında sık sık karşımıza çıkan kuruyan göller, yağmayan yağmurlar, çoraklaşan topraklar… Bu konuda dünyaya pek de yardımcı olduğumuz söylenemez, öyle değil mi?
Gazeteci, yazar ve belgesel yönetmeni Tuluhan Tekelioğlu, toplumsal meseleleri ele alan cesur belgesellerine bir yenisini ekleyerek "Sular Bulanmadan" ile bizleri su krizinin gerçek yüzüyle tanıştırıyor.
Sevgili Tuluhan Tekelioğlu ile BUİKAD özel ödülünü almak için geldiği Bursa’da buluştuk. Keyifli bir kahvaltı eşliğinde biraz kendisinden birazda “Sular Bulanmadan" belgeselinden konuştuk. Gelin suyun hikayesini bir de ondan dinleyelim.
Ayşe Aktaş: Öncelikle merhaba. Belgeseli dikkatle ve üzerine düşünerek izledim. Dünya Su Günü öncesinde bu belgeseli konuşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu belgesel bence sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bir farkındalık çağrısı. Belgesel hakkında ne söylemek istersiniz? Sizce suyun hikayesi nasıl mutlu sona ulaşır?
Tuluhan Tekelioğlu: Dünyayı tüketme hızımız üretme hızımızı solladı. Dünyayı çok hızlı tüketiyoruz ve bu ne yazık ki kaçınılmaz bir sona doğru bizi yaklaştırıyor. Ben geçtiğimiz yıl bir de tarım belgeseli çekmiştim toprağımızın ne kadar kirlendiğini anlatmak için. Su olmadan hayat olmaz. O yüzden suyun Türkiye’deki durumunu merak ettim. Aslında dünya da su farkındalığı konusunda özellikle gelişmiş toplumlarda ve Avrupa birliği ülkelerinde çok ciddi bir farkındalık çalışması yapılıyor şu an. Ama biz bunu çok uzağındayız. İlkokul çocuklarına kadar aslında ne kadar az suyumuzun kaldığı öğretiliyor ama, Türkiye’ de maalesef bu yapılmıyor.
Ayşe Aktaş: Evet, her sene 22 Mart Dünya Su Gününde etkinlik adı altında pankart hazırlamaktan öteye geçemiyor çalışmalar maalesef.
Tuluhan Tekelioğlu: Sadece bir farkındalık adına kamu spotu gibi çalışmalar var. Oysa sıkıntı çok büyük. Beş litrelik cam bir şişenin içine tüm dünyanın sularını koyduğumuzu düşünelim. İnsanlığın kullanabileceği su sadece bir tatlı kaşığı kadar. Ve bu su döngüsü hiç değişmiyor hep aynı. İklim krizi ile önemli bir sıcaklık artışı var ve nedenle suyun döngüsüne ciddi bir zarar söz konusu.
Ciddi bir iklim krizi ile karşı karşıyayız. Dünya ısınıyor. Sular buharlaşıyor. Kuraklık çok ciddi bir sebep ve Türkiye de ne yazık ki kuraklıktan nasibini alıyor. Ama insanlar bunu bilmiyor. Suyu en çok kullanan sektör tarım. Yüzde yetmiş beş ile. Daha sonra endüstri sektörü geliyor. Ve tüketicinin kullandığı miktar bütün bunların yanında çok az. Dolayısı ile biz tasarrufu öncelikle tarımdaki su kullanımında yapmalıyız. İklim krizinin etkilerini yaşayan üreticiler bunun farkındalar. Çünkü bizzat kuraklığı ve su krizini yaşıyor. Ürünleri azalmış ve kalitesizleşmiş vaziyette. Bu gelirlerine yansıyor. Çoğu da artık tarımı bırakıp gitmek istiyorlar. Şunun farkındalar ki, vahşi sulama ile bu mesele daha kötüye gidecek. Damla sulamaya geçilmek zorunda. Üretici sorunun farkında.
Ayşe Aktaş: Evet, belgeselinizde en çok bu sulama tekniğinin önemine dikkat çekilmiş.
Damlama sistemi tarımda suyu en tasarruflu kullanma şekli. Ancak bu yatırım da çiftçinin üzerine bırakılmış durumda. Türkiye şu an kritik noktada. Bu kritik nokta farkındalıkla ciddi bir devlet politikası ile modern sulama yöntemlerine geçiş kararı alınırsa eğer biz bu kritik noktadan geri dönebiliriz. Ama bugün hiçbir şey yapılmadığını görüyoruz. Ve yakında da şehirler bu durumu yaşayacaklar. Biz bunu musluğumuzdan su akmadığı zaman fark edeceğiz. Geç kalınmış olacak. Bütün mesele şu, suda biz bir farkındalık yaratmak istiyorsak bu eğitimle yapabiliriz. Yediden yetmişe her sektörden insana bu eğitim ve farkındalık verilmeli. Bu filmi izleyen insanlar bugün evlerinde suyu daha tasarruflu kullanıyor. Bundan emin olun. Ben bu filmi bunun için yaptım. Belki de devletin farkındalık filmi bile olabilir.
Ayşe Aktaş: Evet yaşamın devamı için suyu korumak şart.
Tuluhan Tekelioğlu: Bir de sadece problem su kıtlığı değil ki, su kirliliği var. Denetlenmiyor. Endüstrimiz su havzalarını kirletiyor.
Ayşe Aktaş: Evet denizlere bile giremez olduk.
Tuluhan Tekelioğlu: Bu yüzden” Sular bulanmadan “harekete geçme zamanı diyorum. Biz sahaya çıktığımızda hava çok sıcaktı. 3 Haziran’da başladık çekimlere. İzmir’de hava sıcaklığı 45 dereceyi gördü. Çok farklı yerlere gittik. Manisa, Demirci, Söke, Tahtalı Barajı, Büyük Menderes Havzası… O bölge Türkiye’nin en bereketli tarım arazisi. Tahtalı barajına çıktığımda kanım dondu, çünkü çok az su vardı. Acil olarak önlemler alınmalı.
Hatta bu çok yeni bir haber, Aydın Valiliği Büyük Menderes Havzası’nda tarım alanlarının yüzde 50’sine su verileceği duyurdu. Ege’de susuzluk yüzünden sulama kısıtlığı getirildi. 2025’ten itibaren susuz tarıma geçiliyor.
Ayşe Aktaş: Umarım belgeseliniz geniş kitlelere ulaşır ve biz yaşam için en gerekli şey olan suyumuzu kurtarabiliriz.
Birazda sizden konuşalım istiyorum. Fransa’da dünyaya geldiniz. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldunuz. Paris'te Sipa Press'te başlayan gazetecilik yolculuğunuz Türkiye’ye döndüğünüzde Hürriyet gazetesi için yazdığınız yazılar ile devam etti. Bu süreç nasıl gelişti. İki farklı kültürü mesleğinizde nasıl harmanladınız? Kariyerinize etkilerinden biraz bahseder misiniz?
Tuluhan Tekelioğlu: Ben çocukluğumda Fransız okulunda okudum. Muadiliyet yoktu Ankara ‘da sefaretin okulunda Fransızcam kaybolmasın diye beş yıl sabahtan Fransız okuluna öğlenden sonra da Türk okuluna gittim. Her zaman öğlenci olmak zorundaydım. İki okulun ödevleri ve kültürü çok farklıydı. Ama tüm bunlar bana çok büyük zenginlik olarak döndü. Hala devam eden farklı milletlerden arkadaşlarım var. Sınıfsal bir durum yoktu. Hepimiz eşit şartlarda mahallede top oynardık. Çok meraklı bir çocuktum. Bu da beni gazeteciliğe, insan hikayelerine yönlendirdi. Seyahat ve adrenalin tutkum da harmanlanınca bu meslek benim yaşam biçimim oldu.
Ayşe Aktaş: İki ülkenin iş deneyimini harmanlamayı nasıl başardınız?
Tuluhan Tekelioğlu: Önce çatışarak:) Çok iyi bir fakülteden mezunum. İdealist bir Fakülte. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi konusunda son derece iyi, Türkiye tarihine damga vurmuş hocalar bizi yetiştirdi. Mümtaz Soysal, Ahmet Taner Kışlalı, Oral Sander , Uğur Mumcu gibi. Hepsinden dersler aldım. Dolayısı ile büyük bir idealizmle mezun olduk. Ama tabi patronaj gazetesinde çalışırken bu idealizmin işe yaramadığını görüp defalarca duvara tosluyorsunuz. Mesleki etikle yetişiyorsunuz ama girdiğiniz zaman böyle olmadığını görüyorsunuz. Yine de o zamanlar daha güzel zamanlarmış. Zamanın ruhu damper gibi gazetecinin üzerinden geçti. Değerler kalmadı, etik kalmadı. Kamu yararı yapılan gazetecilik kalmadı. Halkla ilişkiler gazeteciliği diye bir şey doğmuş. Gazetecilik asla PR!ın yanından geçmemelidir. Paranın konuşulduğu yerde siz doğruları anlatamazsınız. Gazetecilik farklı görüşteki tarafları yan yana getirmektir. Maalesef son yıllarda biz bunu yapamıyoruz. Ama bu bir şans bizler için. Sosyal medya da her türlü haberi görme şansınız var. Sosyal medya ile “yurttaş gazeteciliği” doğdu. Ama burada da neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırabilmek gerekiyor.
Ayşe Aktaş: Hürriyet gazetesinde çalıştığınız dönemde Kenya’daki Kakuma Mülteci Kampı'nda gönüllü olarak gitmeniz oldukça ses getirdi. Sonra televizyon haberciliğine yöneldiniz. CINE 5’te yayınlanan “Başka Yerde Yok” programınız Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği tarafından verilen “En İyi Talk Show” ödülü aldı. Habertürk, TRT ve Kanal D de program yapmaya devam ettiniz.
Ahmet Taner Kışlalı, Mümtaz Soysal ve Can Dündar ve Uğur Mumcu gibi değerli isimlerden aldığınız gazetecilik eğitiminden sonra sizden “Türkiye’nin en güzel gülen yüzü “olarak bahseden Mehmet Ali Birand ile çalışarak televizyon haberciğini öğrendiniz. Bu kadar güçlü isimlerin etkileri ile mesleğiniz yapıyor olmak sizi nasıl geliştirdi?
Tuluhan Tekelioğlu: Etik değerleri önemseyen bir gazeteciyim ben. Yani vicdanın yanında duran, kamu yararını gözeten gazeteciliğin yanındayım. Ve bu gazeteciliği yapmak için gayret gösteren çok az insan var.
Televizyon haberciği benim için çok zevkli ve heyecanlıydı çünkü çocukluğumdan bu yana Birand ile çalışmayı çok istiyordum. Hayalimdi, idolümdü benim.
Bizim dönemizdeki gazetecilik saygın bir meslekti. İletişim fakültelerinin puanlarına bakın. Bu kadar puanlarının düşmesini vicdanımız kaldırmıyor. Doktorlar Hipokrat yemini eder mesleğe başlarken, hastaya zarar verme der. Gazetecinin de ilk görevi “Gerçekleri sakın saklama, gerçekleri yaz” dır. Kamu yararı gazeteciği yapıyorsunuz bu çok önemli bir şey.
Ayşe Aktaş: Mesleğinizde aldığınız en değerli taktiklerden biri ne?
Tuluhan Tekelioğlu: Mehmet Ali Birand bana şöyle derdi.” En zor soruyu gülümseyerek sorduğunda, cevabını almama gibi bir durumun yok” bana aslında bir taktik verdi. Senin gücün gülümsemenden kaynaklanıyor derdi, bugün halan kullanıyorum, başıma dert açmadı da değil:) Ondan cesareti öğrendim. Cesareti olmayan biri gazeteci olamaz. Bu bir yaşam biçimidir. Şimdi gazeteciği belgesellerimle sürdürüyorum ve bundan çok büyükte zevk alıyorum. Özgürlüğü kısıtlanan gazeteciliği belgeselciliğimde yapıyorum. Belgeselcilikte sonsuz özgürüm. Ben mesleğime aşığım, koltuğunu önemseyip gazetecilik ahlakını kaybeden çok insan gördüm Türkiye’de! Ben gazeteciği kaybetmemek için belgeselciliğe sığınıyorum.
Ayşe Aktaş: Fark yaratan sunumunuz ile Kanal D ‘de yayınlanan “Tulûhan’la Bu sabah” adlı sabah haber kuşağında, doğudaki ilköğretim okulları için 10 bin adet kitap toplayarak Van, Urfa Siverek, Viranşehir ve Malatya’da kütüphaneler açılmasını sağladınız. Neredeyse yaptığınız her işin sonucunda bir sosyal fayda ürettiğinizi görüyorum. Buna Tuluhan Tekelioğlu misyonu diyebilir miyiz?
Tuluhan Tekelioğlu: Mesleğim zaman içinde kendimi tanımamı sağladı. Bir iş yapıyorsam bu işin mutlaka birilerine faydası dokunması gerekiyor diye düşünüyorum. Çocukluktan bu yana böyle. Aslında benim görevim ne diye düşünüyorum bu hayatta. Gazetecilikte bir araç galiba. İnsanlara dokunmak herhâlde, çünkü yaptığım belgesellerde sadece belgeseldeki kişiler değil, belgesellerin dokunduğu kişilerde etkileniyor. Hayatını değiştiren insanlar gördüm. “Yapabilirsin” belgeselinden sonra birçok kadından mektup ve mesaj aldım. “Bu film hayatımı değiştirdi” diyen insanlar var.
Ayşe Aktaş: Evet bu belgeseli gözlerim dolu dolu izlemiştim. 2017 yılında, “Kadın varsa imkânsız yoktur” teması ile, Türkiye'nin farklı bölgelerinden dokuz kadının ilham verici hikayelerini bir araya getirdiniz.
Mahatma Gandhi’nin “Görmek istediğin değişimin kendisi sen ol,” cümlesiyle başlayan ve ünü sınırlarımızı aşan belgeseliniz “Yapabilirsin” hakkında konuşalım mı?
Tuluhan Tekelioğlu: Belgesel Uluslararası Uçan süpürge kadın Filmleri Festivali’nin 20. yıl özel ödülünü aldı. CNNTÜRK ve pek çok yerde gösterildi, Strasbourg Film Festivali’ne davet edildi. Amerika’da yaşayan Türk kadın girişimciler ( BTF Cinema4acause), ‘YAPABİLİRSİN’i yılın filmi seçti ve orada filmin gösterim geliri ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin 102 kız çocuğuna burs sağladık. İngiltere’de Mozaik Sivil Toplum Örgütü ile” Kadın Cinayetlerini Durduracağız “ platformuna fon sağladık.
Ayşe Aktaş: Ve Türkiye’nin ilk organ nakli belgeseli. "İnsanın İnsana verebileceği en güzel hediye yeni Hayat’tır” dediniz ve ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiyi anlatan” Yeni Hayat” belgeseli sayesinde ülkeye 2000 organ bağışçısı kazandırdınız. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Tuluhan Tekelioğlu: Bu bir tabu. Babamın o hastanede bypass ameliyatı oldu. Ve en kalabalık kat dördüncü kattı. Farklı ülkelerden gelen insanlarda vardı. Ve hayatını kurtaracak insanı bekliyordu. Çünkü organ bağışı böyle bir şey, başkasının organı ile hayata tutunuyorsunuz. Daha çok böbrek ve karaciğer nakilleri yapılıyordu. Ve o ekip dünyanın en iyi ekibiydi. Daha sonra Brezilya geliyordu. Antalya Medikalpark hastanesindeki ekiple tanıştım ve organ nakli bölüm başkanı Prof. Dr. Alper Demirbaş hayatımı değiştirdi. Ne yazık ki onu geçtiğimiz yıl kaybettik. Babam sağlığına kavuşunca buraya gelip bu ekiple bu belgeseli çekeceğim demiştim. Sponsor desteğimiz çok azdı. Vakit sadece bir haftaydı. Ama canlandırma yapmamıza bile gerek olmadan her zamankinden daha fazla sayıda gelen kadavra ile çekimleri yaptık.
Tabu olarak görülen bu konuyu öyle bir insani boyutuyla göstermemiz lazımdı ki, insanlar gidip mutlulukla organlarını bağışlasınlar. O yüzden adını “Yeni Hayat” koydum. Çünkü organ takıldığında böbrek pespembe oluyor ona yeni hayat diyorlar.
Ayşe Aktaş: En unutamadığınız an neydi?
Tuluhan Tekelioğlu: Ameliyathanedeki coşkuyu anlatamam size. Ona tanık oldum. Kahramanım 5 yaşında. Çok tatlı bir çocuktu. Hasan Hüseyin Kocakuş. Organını babaannesinden aldı. Ameliyat masasının 3/1 ini kaplıyordu Hüseyin. Tabi çok tedirgin edici bir ortam, çok zor bir ameliyat. Böbrek takıldı Alper Hoca “Elini uzat “dedi uzattım ve taktı,böbreği elime idrarını yaptırdı,o an böbrek resmen doğdu ve pespembe oldu. Bu işlem tamam demekti. O an böbrek resmen doğdu ve tüm ekip mutlulukla coştu. Altın portakalın özel gösterim filmi seçildi “Yeni Hayat”. Antalya’nın tüm caddeleri Yeni Hayat’ın afişleriyle kaplandı. Her yerden hastalar geldi. O kadar güzel bir andı ki. Hasan Hüseyin dönemin belediye başkanı Menderes Türel’in kucağındaydı ve üzerine çişini yaptı.” Eyvah” dedik ama Alper Hoca gülerek” Neden üzülüyorsunuz? Ne güzel böbrek çalışıyor, sağlıklı olduğunu gösterir “ dedi.
Ayşe Aktaş:Sizi bir masalı dinler gibi dinliyorum, belgeselin amacına ulaşmış olması harika. Elbette ki zor anlar olmuştur.
Tuluhan Tekelioğlu: Evet bu zor bir iş aslında belgeselcilik. Çok rahatlıkla anlatıyorum, kolaymış gibi görünüyor insanlara, çünkü hep tatlı taraflarını anlatıyorum. Saha zor. Destekçi ve sponsor bulmak çok daha zor. Âmâ şunu söyleyeyim doğru bir iş yaptığımı nasıl farkına varıyorum. Önce kafamda kurguluyorum ben belgeseli ve her şey kafamdaki hayale göre gerçekleşiyor. Çok enteresan her yola çıktığımda aynı şey oluyor. Bu müthiş bir şey. İnşallah bunu hayatımın sonuna kadar devam ettiririm.
Ayşe Aktaş: Hayata geçirdiğiniz tüm işleriniz, belgeseller, kitaplar, röportajlar. Size en büyük motivasyonu ne veriyor?
Tuluhan Tekelioğlu: Belgeselcilik ekip işi, kitap ise yalnızlık. Ben her türlü insana dokunmak için yazdım. Bir gazetecinin eseri aynı zamanda kitaplarıdır. O yüzden yazmayı hiç bırakmadım. Yazı tarafı beni besliyor, her defasında içimdeki güneşin doğmasını sağlıyor. Adımın anlamlıda güneşin doğuşu. En büyük motivasyonum, insan seviyorum, insanların mutlu olmasını istiyorum. Bana cesaret veren kahramanlarım var.
Ayşe Aktaş: İlk aklınıza gelen kim?
Tuluhan Tekelioğlu: Mesela anneannem. Arnavut kadını. Selanik’ten gelmişler. Çok mutlu olmuşlar. Bu topraklara tutunabilmek için yedi çocuk dünyaya getirmiş. Dedem asker, anneannem her şehirde bir evlat doğurmuş. Sonra dedem Bursa’ya gelmiş. Askeri lisenin müdürlüğünü yapmış. Naim Tunguz. Aniden kalp krizi geçirmiş ve ölmüş. Anneannem tüm çocuklarını okuttu. Hayatta kendisini rahatsız eden yerlerde durmaz, sürekli hastalık anlatan insanlardan sakınırdı. Hep mutluluk hikayeleri duymak isterdi. Çok iyi bir network kadınıydı. Küçücük bir rehberi vardı, o kadar ilginç isimler vardı ki. Herkesin işine koşardı. İnsan yaşatırdı. İlkokul mezunuydu. Dönemin Cumhurbaşkanının önüne çıkıp iş istemiş akrabası için. Sınıf tanımazdı. Bende onun gibi görüyorum kendimi. Komşuların çiçeklerini açtırırdı.
“İnsan insanın tozunu alır” derdi. “Sana taş atana ekmek vereceksin.” O kadar zor dönemlerden geçtik ki, gezi olaylarından sonra çok ciddi bir kıyım yaşandı. Türkiye’de farklı sektördeki insanlar etkilerini daha yeni yaşarken biz bunu çok önce yaşadık.
Ayşe Aktaş: Nasıl yaşadınız?
Tuluhan Tekelioğlu: Gazetecilik ikiye bölündü. Muhalif ve yandaş. Gazetecilik zaten muhalifliktir. Gazeteci dördüncü güçtür. Gazeteci taraf tutmaz. Gazetecinin olması gerektiği sıfat budur. Pek çok gazeteci seçim yapmak zorunda kaldı. Urfa da çobanlık yapan arkadaşım var benim. Persona Non Grada belgeselinin kahramanıdır kendisi. Gazetecinin yüzleşmesini anlatıyor. Sanırım bu belgeseli bugün çekemezdik.
Ruhumda haksızlığa tahammül yok. Yetiştiriliş biçimim için anne ve babama teşekkür ediyorum. Başka türlüsünü bilemezdim.
Ayşe Aktaş: O kadar naif bir görünüşünüz var ki içinizde taşıdığınız aktivist ruh yazılarınız, sert ifadeleriniz insanı şaşırtıyor. Dışarda da böyle tepkiler alıyor musunuz?
Tuluhan Tekelioğlu: Evet :) Annem bana” tipten kaybediyorsun” diyor her zaman. Geçen gün taksiye bindim İstanbul’da çok enteresan bir şey söyledi. “Ben sizi izlerdim, yazık bu kadını bir gün içeri alacaklar diye üzülürdüm” dedi. Bu kadar güzel bir kadının ağzından nasıl bu kadar sert sorular çıkıyor diye soruyorlar. Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemiyorum.
Ayşe Aktaş: Gerçekten çok keyifli ve farklı bir sohbetti. Çok teşekkür ederim. Gülümseyerek hayata ve insanlara dokunmaya devam etmenizi diliyorum. Umarım belgesellerinizde yaratmak istediğiniz farkındalık daha fazla insana ulaşır.
Bursa’ya gelip Osmanlı döneminde ipek böcekçiliği ve ipek ticaretinin merkezi konumunda olan Koza Han’da közde kahve içmemek olmazdı. Kahve kokusu sohbete, sohbet ise kırk yıl sürecek hatıra dönüştü. Gönlümüzden geçip dilimize yansıyan hep aynı duygu.
Belgeseli izlemek için: